“Ateş düştüğü yeri yakar.” Uyuşturucunun ateşi yalnızca bir evi değil, bir çocuğun geleceğini, bir ailenin huzurunu ve toplumun yarınını yakıyor. Bu yüzden uyuşturucu haberlerini sıradan bir asayiş başlığı gibi görüp geçemeyiz.
İstanbul merkezli soruşturmada, 13 ilde düzenlenen operasyonlarda 42 şüpheli yakalandı. Soruşturma kapsamında şüphelilerin 10 ton 100 kilogram uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı olduğu belirtildi; banka hesapları ve kripto varlıklar, taşınmazlar, araçlar ve şirket payları dâhil 7 milyar 657 milyon lira değerindeki mal varlığına el konulduğu açıklandı. Bu miktarlar yalnızca bir operasyon haberi değildir; uluslararası tedarik ile Türkiye’deki dağıtım ağları arasındaki bağlantıların ne kadar ciddi bir mesele olduğunu gösterir.
Uyuşturucunun ülkeye hangi yollardan girdiği, kimlerin taşıdığı, kimlerin dağıttığı ve bu ağların nasıl büyüdüğü bütün yönleriyle ortaya çıkarılmalı. Meseleyi tek bir millet ya da göçmen grubu üzerinden genellemek, asıl soruların cevabını vermez. Önemli olan, delillerin gösterdiği tedarikçiyi, aracıyı, dağıtıcıyı ve bu ticaretten kazanç sağlayan herkesi bulmaktır. Sokaklarımızda çocuklara kadar inen bu zehirle mücadele yalnızca operasyonla değil; önleme, tedavi, eğitim ve kararlı denetimle yürütülür.
Bir tarafta milyarlarca liralık mal varlığına el konulan operasyonlar; öte tarafta yıllardır makamda oturup “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” diyenler… Vatandaşın aklına “Üç maymunu kim, neden oynuyor?” sorusu geliyor. Kamu görevlisinin görevi görmezden gelmek değil, gördüğünde gereğini yapmaktır. Devletin kurumlarında görev yapan herkes bildiğini anlatmak ve sorumluluğunu taşımak zorundadır.
Adalet yalnızca soruşturma açıldığında değil, herkes için eşit işlediğinde güven verir. Bir kişi makamı, soyadı ya da siyasi yakınlığı sayesinde korunuyorsa vatandaşın adalete inancı yara alır. Hangi partiden, hangi makamdan olursa olsun delil varsa soruşturma yürütülmeli; suç sabit olduğunda ceza da herkese eşit uygulanmalıdır. Suçlamayla mahkûmiyeti birbirine karıştırmadan, adil ve şeffaf bir yargılama herkesin hakkıdır.
Bu kadar liyakat konuşulurken önemli görevlere kimin, hangi ölçüyle getirildiği de sorulmalı. Ehliyet ve liyakat yerine akrabalık, yakınlık ya da siyasi sadakat öne çıkarsa kurumlar zayıflar; işi bilenin değil, yakını olanın yükseldiği duygusu yerleşir. Sonra vatandaş bir kapıda işini yaptıramaz, öbür kapıda hesabı sorulması gerekenlerin koltuklarını koruduğunu düşünür. İşte o zaman güven, sağanak altında kalmış bir duvar gibi çatlamaya başlar.
Herkesin çocuğuna, yakınına ya da kendi çevresine ayrıcalık sağlandığına dair iddialar da aynı terazide tartılmalı. İddia edilen haksız kazançlar, kamu kaynaklarının kullanımı ve uyuşturucu ticareti gibi ağır suçlar siyaset üstü bir ciddiyetle araştırılmalı. Vatandaşın sırtına yüklenen vergiler, geçim derdi ve adalet beklentisi bir yana; bazı kişilerin hesap vermez biçimde zenginleştiği görüntüsü toplumun vicdanını kanatıyor. “Bu nasıl bereketli ülkeymiş ki çala çırpa bitirememişler?” diye sormamız boşuna değil.
Temiz siyaset, güçlü adalet ve liyakatli kamu yönetimi bu ülkenin mecburiyetidir. Bu sağanak karşısında başımızı kuma gömerek kurtulamayız. Kim olursa olsun, kimden olursa olsun, deliller ortaya konmalı; mağdurun hakkı teslim edilmeli; suç sabitse cezası verilmelidir. Ya olacak, ya olacak: Türkiye temizlenecek. Ya temizleneceğiz ya batacağız.
