“Damlaya damlaya göl olur” derler. Günlerdir önümüze düşen iddialar artık damla damla değil, sağanak sağanak yağıyor. Kızılay’dan belediyelere, yatırım fonlarından banka işlemlerine kadar uzanan haberler insanın aklına aynı soruyu getiriyor: Bu kadar büyük mesele nasıl oluyor da vatandaşın haberi olduktan sonra konuşuluyor?
Kızılay’a ait dokuz taşınmazın toplam değerinin 496 milyon 860 bin lira olduğu, buna karşılık 109 milyon liraya Kızılay’ın kurduğu bir şirkete devredildiği yönündeki bilgiler Meclis komisyonu raporuna yansıdı. Konya’daki hastane binasının 54,4 milyon lira değer biçildiği hâlde 12,5 milyon liraya devredildiği de raporda yer alan örneklerden biri.
Bunlar kamuoyuna yansıyan tespit ve iddialar; her işlem bütün yönleriyle incelenmeli. Fakat insan sormadan edemiyor: Milletin bağışlarıyla büyüyen bir kurumun malı, bu kadar düşük bedellerle nasıl el değiştirir?
Edirne’de İlk Kabul Arda Çocuk Evleri Sitesi’nde kalan refakatsiz yabancı uyruklu 14 çocuk, 11 Ekim’de verilen market izninden sonra kuruma dönmedi. Bakanlık, çocukların devlet korumasındaki çocuklar değil, düzensiz göç kapsamında tespit edilen refakatsiz çocuklar olduğunu açıkladı. Önce biri, ardından aranan 13 çocuk da bulundu ve kuruma teslim edildi. Çocukların bulunmuş olması sevindirici; fakat güvenlik, takip ve koruma konusunda alınan tedbirler de kamuoyuna açıkça anlatılmalı. Çocuk söz konusuysa “bulundular” demek yetmez; bir daha böyle bir durum yaşanmaması için ne yapıldığı da bilinmeli.
Bir yanda vatandaşın üç kuruşuna göz diken düzen, öte yanda balya balya paraların, ölçüsü akıllara sığmayan servetlerin konuşulduğu haberler… İnsan ister istemez “Türkiye’de bu kadar zengin var da biz mi bilmiyormuşuz?” diye soruyor. Elbette herkesin malı mülkü kendinedir; ancak servetin kaynağına ilişkin ciddi soru işaretleri varsa makamına ve partisine bakılmadan araştırılmalıdır. Bu ülkenin insanı geçim derdiyle boğuşurken, hesabı sorulması gereken iddiaların da üstü örtülemez.
Yatırım fonlarıyla ilgili meselede Meclis’te 6 Ekim’de görüşme yapılması beklenirken yeterli sayı oluşmadı ve birleşim kapandı. 13 Ekim’de ise muhalefetin araştırma önergeleri AK Parti ve MHP oylarıyla kabul edilmedi. Bu iki gelişmeyi birbirine karıştırmadan, olduğu gibi konuşmak gerek.
Fon meselesi, birkaç kişinin ifade vermesiyle kapanacak sıradan bir dosya değil. Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi hakkında soruşturma kapsamında ifade alınmış olması, vatandaşın beklediği açıklamayı hâlâ karşılamıyor.
Türkiye, ortada dolaşan yüksek meblağları ve bu işlemlerde kimlerin adının geçtiğini konuşuyor. Konuşulan paralar öyle büyük ki, insan ister istemez “Bu meblağlarla Ankara’dan Hakkâri’ye, oradan Kars’a uzanan yollar döşenebilirdi” diye düşünüyor. Vatandaş da bu paraların hangi işlemlerle kazanıldığına, denetim mekanizmalarının nerede olduğuna ve sorumluların kim olduğuna dair açık, somut ve tatmin edici cevap bekliyor. Mesele nezaket cümleleriyle geçiştirilemez; makamı, unvanı, partisi ne olursa olsun herkes için aynı ciddiyet ve eşit muamele gerekir. Türkiye, kimsenin dilediği gibi at koşturacağı, hesap vermeden iş çevireceği bir ülke değildir.
Vatandaşın istediği ayrıcalık değil, herkese aynı hukuk ve sorularına açık cevaptır. Üstü kapalı açıklamalar güveni artırmıyor; büyüyen soru işaretlerini daha da çoğaltıyor.
Bu konuda soru soran, konuyu kamuoyunun gündeminde tutan Turhan Çömez’in çabasını da takdir ediyorum. Meclis’in görevi, vatandaşın parasını ve güvenini ilgilendiren meseleleri konuşmaktır.
Sorular rahatsız ediyor diye konuyu kapatmak, güveni daha da zedeler. İnsan, ilkeli siyaset ve hesap verebilirlik bekliyor; karşısında bu beklentiyi boşa çıkaran bir tutarsızlık görünce hayal kırıklığı yaşıyor.
Kandıra’da Ziraat Bankası müşterilerinin bilgisi dışında yaklaşık 20 milyon liraya yaklaşan kredi kullanıldığı ve bu paraların fonlarda değerlendirildiği iddiası da soruşturuluyor. Müşterilerin rızası olmadan adlarına borç çıkarıldığı iddiası doğruysa bu, insanların güven duygusuna vurulmuş ağır bir darbedir. Soruşturma şeffaf biçimde yürütülmeli, mağduriyet varsa giderilmelidir.
Belediyeler de herhangi bir partinin arka bahçesi değil, halka hizmet makamıdır.
Kırıkkale’nin Yahşihan ilçesindeki soruşturmada 2 bin 31 taşınmaz hakkında el koyma tedbiri uygulandığı, bunların 1.630’unun belediye başkan yardımcısı adına kayıtlı olduğunun tespit edildiği bildirildi. Bunlar soruşturma dosyasındaki tespitlerdir; mahkeme kararı olmadan hiç kimse suçlu ilan edilemez. Ama kamu malı ve kamu görevi söz konusuysa iddiaların sonuna kadar araştırılması da şarttır. Belediye başkanlığı; partiye, eşe dosta ya da birilerine servet kapısı değil, vatandaşa eşit hizmet kapısıdır.
Bütün bu tablo karşısında “Yanılmışım, üzgünüm” demek geliyor içimden; ama vatandaşın güvenini sarsan bu kadar büyük iddialar karşısında yalnızca üzülmek yetmez. Kim bu ülkenin parasına, malına göz diktiyse; kim makamını kullanıp kamu güvenini sarstıysa deliller ışığında hesabını vermeli. Suç sabitse hak ettiği ceza uygulanmalı.
Bu ülke vatandaşının karşısında da dünyanın karşısında da aklanmalı; devletin ve milletin onuru korunmalı. Milletin hakkını yiyenlere yazıklar olsun; haram zıkkım olsun. eğitim ve kararlı denetimle yürütülür.
Bir tarafta milyarlarca liralık mal varlığına el konulan operasyonlar; öte tarafta yıllardır makamda oturup “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” diyenler… Vatandaşın aklına “Üç maymunu kim, neden oynuyor?” sorusu geliyor. Kamu görevlisinin görevi görmezden gelmek değil, gördüğünde gereğini yapmaktır. Devletin kurumlarında görev yapan herkes bildiğini anlatmak ve sorumluluğunu taşımak zorundadır.
Adalet yalnızca soruşturma açıldığında değil, herkes için eşit işlediğinde güven verir.
Bir kişi makamı, soyadı ya da siyasi yakınlığı sayesinde korunuyorsa vatandaşın adalete inancı yara alır. Hangi partiden, hangi makamdan olursa olsun delil varsa soruşturma yürütülmeli; suç sabit olduğunda ceza da herkese eşit uygulanmalıdır. Suçlamayla mahkûmiyeti birbirine karıştırmadan, adil ve şeffaf bir yargılama herkesin hakkıdır.
Bu kadar liyakat konuşulurken önemli görevlere kimin, hangi ölçüyle getirildiği de sorulmalı. Ehliyet ve liyakat yerine akrabalık, yakınlık ya da siyasi sadakat öne çıkarsa kurumlar zayıflar; işi bilenin değil, yakını olanın yükseldiği duygusu yerleşir. Sonra vatandaş bir kapıda işini yaptıramaz, öbür kapıda hesabı sorulması gerekenlerin koltuklarını koruduğunu düşünür. İşte o zaman güven, sağanak altında kalmış bir duvar gibi çatlamaya başlar.
Herkesin çocuğuna, yakınına ya da kendi çevresine ayrıcalık sağlandığına dair iddialar da aynı terazide tartılmalı. İddia edilen haksız kazançlar, kamu kaynaklarının kullanımı ve uyuşturucu ticareti gibi ağır suçlar siyaset üstü bir ciddiyetle araştırılmalı. Vatandaşın sırtına yüklenen vergiler, geçim derdi ve adalet beklentisi bir yana; bazı kişilerin hesap vermez biçimde zenginleştiği görüntüsü toplumun vicdanını kanatıyor. “Bu nasıl bereketli ülkeymiş ki çala çırpa bitirememişler?” diye sormamız boşuna değil.
Temiz siyaset, güçlü adalet ve liyakatli kamu yönetimi bu ülkenin mecburiyetidir. Bu sağanak karşısında başımızı kuma gömerek kurtulamayız. Kim olursa olsun, kimden olursa olsun, deliller ortaya konmalı; mağdurun hakkı teslim edilmeli; suç sabitse cezası verilmelidir. Ya olacak, ya olacak: Türkiye temizlenecek. Ya temizleneceğiz ya batacağız.“Damlaya damlaya göl olur” derler. Günlerdir önümüze düşen iddialar artık damla damla değil, sağanak sağanak yağıyor. Kızılay’dan belediyelere, yatırım fonlarından banka işlemlerine kadar uzanan haberler insanın aklına aynı soruyu getiriyor: Bu kadar büyük mesele nasıl oluyor da vatandaşın haberi olduktan sonra konuşuluyor?
Kızılay’a ait dokuz taşınmazın toplam değerinin 496 milyon 860 bin lira olduğu, buna karşılık 109 milyon liraya Kızılay’ın kurduğu bir şirkete devredildiği yönündeki bilgiler Meclis komisyonu raporuna yansıdı.
Konya’daki hastane binasının 54,4 milyon lira değer biçildiği hâlde 12,5 milyon liraya devredildiği de raporda yer alan örneklerden biri. Bunlar kamuoyuna yansıyan tespit ve iddialar; her işlem bütün yönleriyle incelenmeli. Fakat insan sormadan edemiyor: Milletin bağışlarıyla büyüyen bir kurumun malı, bu kadar düşük bedellerle nasıl el değiştirir?
Edirne’de İlk Kabul Arda Çocuk Evleri Sitesi’nde kalan refakatsiz yabancı uyruklu 14 çocuk, 11 Ekim’de verilen market izninden sonra kuruma dönmedi. Bakanlık, çocukların devlet korumasındaki çocuklar değil, düzensiz göç kapsamında tespit edilen refakatsiz çocuklar olduğunu açıkladı. Önce biri, ardından aranan 13 çocuk da bulundu ve kuruma teslim edildi.
Çocukların bulunmuş olması sevindirici; fakat güvenlik, takip ve koruma konusunda alınan tedbirler de kamuoyuna açıkça anlatılmalı. Çocuk söz konusuysa “bulundular” demek yetmez; bir daha böyle bir durum yaşanmaması için ne yapıldığı da bilinmeli.
Bir yanda vatandaşın üç kuruşuna göz diken düzen, öte yanda balya balya paraların, ölçüsü akıllara sığmayan servetlerin konuşulduğu haberler… İnsan ister istemez “Türkiye’de bu kadar zengin var da biz mi bilmiyormuşuz?” diye soruyor. Elbette herkesin malı mülkü kendinedir; ancak servetin kaynağına ilişkin ciddi soru işaretleri varsa makamına ve partisine bakılmadan araştırılmalıdır. Bu ülkenin insanı geçim derdiyle boğuşurken, hesabı sorulması gereken iddiaların da üstü örtülemez.
Yatırım fonlarıyla ilgili meselede Meclis’te 6 Ekim’de görüşme yapılması beklenirken yeterli sayı oluşmadı ve birleşim kapandı. 13 Ekim’de ise muhalefetin araştırma önergeleri AK Parti ve MHP oylarıyla kabul edilmedi. Bu iki gelişmeyi birbirine karıştırmadan, olduğu gibi konuşmak gerek.
Fon meselesi, birkaç kişinin ifade vermesiyle kapanacak sıradan bir dosya değil.
Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi hakkında soruşturma kapsamında ifade alınmış olması, vatandaşın beklediği açıklamayı hâlâ karşılamıyor. Türkiye, ortada dolaşan yüksek meblağları ve bu işlemlerde kimlerin adının geçtiğini konuşuyor. Konuşulan paralar öyle büyük ki, insan ister istemez “Bu meblağlarla Ankara’dan Hakkâri’ye, oradan Kars’a uzanan yollar döşenebilirdi” diye düşünüyor. Vatandaş da bu paraların hangi işlemlerle kazanıldığına, denetim mekanizmalarının nerede olduğuna ve sorumluların kim olduğuna dair açık, somut ve tatmin edici cevap bekliyor. Mesele nezaket cümleleriyle geçiştirilemez; makamı, unvanı, partisi ne olursa olsun herkes için aynı ciddiyet ve eşit muamele gerekir. Türkiye, kimsenin dilediği gibi at koşturacağı, hesap vermeden iş çevireceği bir ülke değildir. Vatandaşın istediği ayrıcalık değil, herkese aynı hukuk ve sorularına açık cevaptır.
Üstü kapalı açıklamalar güveni artırmıyor; büyüyen soru işaretlerini daha da çoğaltıyor.
Bu konuda soru soran, konuyu kamuoyunun gündeminde tutan Turhan Çömez’in çabasını da takdir ediyorum. Meclis’in görevi, vatandaşın parasını ve güvenini ilgilendiren meseleleri konuşmaktır. Sorular rahatsız ediyor diye konuyu kapatmak, güveni daha da zedeler. İnsan, ilkeli siyaset ve hesap verebilirlik bekliyor; karşısında bu beklentiyi boşa çıkaran bir tutarsızlık görünce hayal kırıklığı yaşıyor.
Kandıra’da Ziraat Bankası müşterilerinin bilgisi dışında yaklaşık 20 milyon liraya yaklaşan kredi kullanıldığı ve bu paraların fonlarda değerlendirildiği iddiası da soruşturuluyor. Müşterilerin rızası olmadan adlarına borç çıkarıldığı iddiası doğruysa bu, insanların güven duygusuna vurulmuş ağır bir darbedir.
Soruşturma şeffaf biçimde yürütülmeli, mağduriyet varsa giderilmelidir.
Belediyeler de herhangi bir partinin arka bahçesi değil, halka hizmet makamıdır. Kırıkkale’nin Yahşihan ilçesindeki soruşturmada 2 bin 31 taşınmaz hakkında el koyma tedbiri uygulandığı, bunların 1.630’unun belediye başkan yardımcısı adına kayıtlı olduğunun tespit edildiği bildirildi. Bunlar soruşturma dosyasındaki tespitlerdir; mahkeme kararı olmadan hiç kimse suçlu ilan edilemez. Ama kamu malı ve kamu görevi söz konusuysa iddiaların sonuna kadar araştırılması da şarttır. Belediye başkanlığı; partiye, eşe dosta ya da birilerine servet kapısı değil, vatandaşa eşit hizmet kapısıdır.
Bütün bu tablo karşısında “Yanılmışım, üzgünüm” demek geliyor içimden; ama vatandaşın güvenini sarsan bu kadar büyük iddialar karşısında yalnızca üzülmek yetmez. Kim bu ülkenin parasına, malına göz diktiyse; kim makamını kullanıp kamu güvenini sarstıysa deliller ışığında hesabını vermeli. Suç sabitse hak ettiği ceza uygulanmalı.
Bu ülke vatandaşının karşısında da dünyanın karşısında da aklanmalı; devletin ve milletin onuru korunmalı.
Milletin hakkını yiyenlere yazıklar olsun; haram zıkkım olsun
