ORTALIK HARMAN YELİ
Sibel DUYMAZ

ORTALIK HARMAN YELİ

Bu içerik 404 kez okundu.

  Atalarımız boşuna söylememiş: “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Bir de bizim oralarda, “İpin ucunu bırakırsan çorap söküğü gibi gelir.” derler. Memleket gündemine bakıyorum; ipin ucu bir yerden tutulmuş ama çorap maşallah kazak olmaya doğru gidiyor! Bir dosya açılıyor, arkasından bir başkası; bir operasyon bitiyor, ötekinin kapısı aralanıyor. Mafya, uyuşturucu, kara para, bürokrasi, eski siyasetçiler, şirketler, dernekler… Velhasıl, ortalık harman yeli!

  Üstelik mesele yalnız bugünün meselesi de değil. Siyasetin para ve ticaretle kesiştiği tartışmalar yıllardır önümüzde. Eski Başbakan Binali Yıldırım'ın ailesinin, özellikle oğulları Erkam ve Bülent Yıldırım'ın denizcilik faaliyetleri ve Malta'daki şirketleri vaktiyle uluslararası Paradise Papers belgelerine kadar yansımıştı. Yıldırım ise o dönemde denizciliğin küresel bir iş olduğunu, gizli saklı bir durum bulunmadığını söylemişti. Burada hüküm vermek benim işim değil. Ben gazeteciyim; sorarım: Devletin terazisi, önüne kim gelirse gelsin aynı hassasiyetle tartabiliyor mu? Milyonlar, şirketler, gemiler ve uluslararası para hareketleri söz konusu olduğunda da gariban vatandaşın üç kuruşunun hesabı sorulduğu titizlikle hesap sorulabiliyor mu?

  Derken Ankara'nın yıllarca belediye başkanlığını yapan Melih Gökçek'in adı yeniden adliye koridorlarında duyuldu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktarıldığı yönündeki iddialar üzerine resen soruşturma başlattı. Gökçek de savcılığa giderek ifade verdi ve Türk adaletine güvendiğini açıkladı. İşte olması gereken de budur. İddia varsa araştırılır, belge varsa incelenir, savunma varsa dinlenir. Son sözü sosyal medya değil, hukuk söyler.

  Fakat ipin ucu burada da bitmiyor. Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in adı bu kez Alihan Kuriş suç örgütüne ilişkin soruşturmayla gündeme geldi. Şahin'in ifadesi alındı ve hakkında yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol kararı verildi. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre örgüt yöneticilerinden Hilmi Tuna Kuriş'in kaçırılma girişiminde kullanılan araçlardan birinin Şahin adına tahsisli olması soruşturmanın dikkat çeken noktalarından biriydi. Bir eski İçişleri Bakanının adının böylesine ciddi bir soruşturmada geçmesi bile insanı durup düşündürüyor.

  Çünkü asıl mesele tam burada başlıyor. Türkiye mafyayla da kaçakçılıkla da dün tanışmadı. Eskiden uyuşturucu konuşulduğunda Türkiye daha ziyade “transit ülke” olarak anılırdı. Bugün ise yalnız sınırlarımızdan geçip başka ülkelere giden uyuşturucuyu değil, mahalle aralarına kadar giren, gençlerimizin hayatını tehdit eden bir iç meseleyi konuşuyoruz. Peki nasıl geldik buraya? Yıllar içerisinde Emniyet'ten istihbarata, siyasetten bürokrasiye uzanan güç ilişkileri yeterince denetlendi mi? Organize suç örgütleri nasıl bu kadar cesaret kazandı? Siyaset, bürokrasi ve suç dünyası arasında zaman zaman kamuoyuna yansıyan ilişkilerin üzerine gerçekten sonuna kadar gidildi mi?

  Ben isim vermiyorum. Zaten bazen isimlerden daha önemli olan devletin hafızasında duran dosyalardır. Bugün operasyonlar mafyanın, uyuşturucunun ve kirli ilişkilerin üzerine gidiyorsa gönlümden geçen tek şey var: Yol nerede bitiyorsa oraya kadar gidilsin. Kapısında eski bakan yazıyorsa da gidilsin, bürokrat yazıyorsa da, emniyetçi yazıyorsa da, iş insanı yazıyorsa da… Çünkü temizlik dediğin, halının görünen tarafını süpürmek değildir; asıl marifet, halıyı kaldırıp altına da bakabilmektir.

  Ankara'nın yakın geçmişini biraz kurcalayınca Ayhan Bora Kaplan dosyasını da es geçmek mümkün değil. Gece kulüplerinden para trafiğine, emniyet mensuplarından yargı çevrelerine uzandığı ileri sürülen ilişkiler yıllarca konuşuldu; villa, lüks otomobil ve pahalı saat iddiaları bile kamuoyunun önüne geldi. Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'yla yakınlığı bulunduğuna ilişkin iddialar da aynı dönemde çok tartışıldı. Bunların hangisinin suç oluşturduğuna karar verecek olan elbette mahkemedir; bizim işimizse şu soruyu sormaktır: Bir suç yapılanması bu kadar büyüyebiliyorsa, yıllarca kimse görmedi mi, görüp de üzerine gitmeyen mi oldu?

  Derken geçtiğimiz günlerde dosyalardan birinden yeni bir karar çıktı. Ayhan Bora Kaplan ve dört polis, haklarında açılan rüşvet ve mal varlığı bildirimine ilişkin davada, mahkemenin kesin ve yeterli delil bulunmadığı değerlendirmesiyle beraat etti. Yanlış anlaşılmasın; Kaplan'ın ana suç örgütü davasındaki tutukluluğu devam ediyor. Beraat kararı mahkemenindir ve hukuk devletinde mahkeme kararına saygı göstermek gerekir. Ama vatandaşın kafasındaki soruların beraat edip etmediğini bilmiyorum! Çünkü mesele yalnız bir Ayhan Bora Kaplan meselesi değil. Bir suç yapılanmasının para, siyaset, emniyet veya yargı çevreleriyle ilişki kurduğu iddia ediliyorsa, soruşturmanın görevi yalnız ağacın dallarını budamak değil, kökünün nereye kadar uzandığını da bulmaktır.

  Bir de yeraltı dünyasındaki hesaplaşmalar var. Şahinler ve Sarallar gibi kamuoyunun yıllardır yakından tanıdığı iki karşıt grup arasındaki husumetin sokağa taşınmasının önlenmesi, yalnız birkaç kişinin yakalanması meselesi değildir. Böyle bir suikast veya hesaplaşmanın önüne geçildiğinde, arkasından gelebilecek yeni cinayetlerin ve yeni intikam zincirlerinin de önü kesilmiş olur. İşte devlet dediğin tam burada kendini göstermeli: Kurşun sıkıldıktan sonra fail aramak kadar, o kurşunun namludan hiç çıkmamasını sağlamak da başarıdır.

  Son dönemde suç örgütlerine, uyuşturucu yapılanmalarına ve kamu kurumlarının içine kadar uzandığı ileri sürülen kirli ilişkilere yönelik operasyonları bu nedenle önemsiyorum. Hakim, savcı, emniyetçi, bürokrat… Ünvan ne olursa olsun, suça bulaştığına ilişkin ciddi delil bulunan kişinin karşısında devletin kapısı değil, adaletin kapısı açılmalı. Yargının kendi içerisindeki yanlışların üzerine gitmesi ayrıca değerlidir. Çünkü adalet dağıtan makamların şaibeden arındırılması, yalnız birkaç kişinin görevden alınması ya da yargılanması değil; vatandaşın adalete duyduğu güvenin yeniden inşa edilmesi meselesidir.

  Tarikatlar ve cemaatler meselesinde de yıllardır aynı soruyu soruyoruz. İnanç başka şeydir, devlet içerisinde denetlenemeyen bir güç odağı hâline gelmek başka şey. Cübbeli Ahmet Hoca'nın da çeşitli televizyon programlarında bu yapılara ilişkin dikkat çekici uyarıları oldu. Kim söylerse söylesin, devletin içerisinde devlet olmaya kalkışan her yapı aynı ciddiyetle ele alınmalıdır. Çünkü biz bu filmin acı tarafını daha önce gördük.

  Şimdi bütün bunların ortasında savcılığın ve güvenlik birimlerinin yaptığı operasyonlara bakınca insan ister istemez umutlanıyor. Dosyalar açılıyor, dokunulmaz zannedilen kapılar çalınıyor, yıllardır konuşulan bazı ilişkilerin üzerine gidiliyor. Ancak benim alkışım kişilere değil, adaletin cesaretinedir. Bugün bir savcı bunu yapar, yarın başka bir savcı devam ettirir. İsimler değişir, makamlar değişir. Değişmemesi gereken tek şey hukukun terazisidir.

  O terazi şaşmayacak; sağa sola bakmayacak, “Bu kimmiş?” diye sormayacak. Eski bakanmış, belediye başkanıymış, hakimmiş, savcıymış, emniyetçiymiş, iş insanıymış… Adaletin gözleri bağlıysa, gerçekten bağlı olacak. Çünkü bir memlekette adalet yalnız garibanın kapısını çalıyorsa onun adı adalet değildir. Güçlünün kapısını da aynı kararlılıkla çalabiliyorsa işte o zaman vatandaş devletine güvenir.

  Ortalık harman yeli olabilir. Toz kalkabilir, saman savrulabilir, yıllardır üstü örtülen ne varsa ortaya saçılabilir. Varsın saçılsın…

  Yeter ki rüzgâr dindiğinde geriye temiz bir meydan, güçlü bir hukuk ve çocuklarımıza bırakabileceğimiz daha güvenli bir Türkiye kalsın.

  Kalın sağlıcakla…

DİĞER YAZILAR
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
İzzet Akdağ, Başakşehir Mahallesi Muhtarlığına Adaylığını Açıkladı
İzzet Akdağ, Başakşehir Mahallesi Muhtarlığına Adaylığını Açıkladı
SADIKLAR PLANI
SADIKLAR PLANI