Kasabanın girişinde, rüzgârla birlikte inleyip duran devasa tabela hâlâ ayakta: “Aras Tekstil – 1964.” Bir zamanlar bu kapıdan üç vardiya halinde binlerce insan girer, içerideki dokuma tezgâhlarının sesi kasabanın kalp atışı gibi yankılanırdı. O fabrika sadece bir üretim alanı değil, bir kasabanın kaderiydi.
Hacı Sabri Aras’ın ölümüyle birlikte kapanan aslında sadece bir hayat olmadı. O gün, fark edilmeden bir çınarın kökleri de kurutulmaya başlandı. Çünkü geride bırakılan vasiyet, mal paylaşımından çok daha fazlasını; bir geleneğin, bir emeğin ve bir sorumluluğun devrini içeriyordu. Ne var ki bu miras, evlatların elinde bir “taht kavgasına” dönüştü.
Kan Bağı mı, Kar Hırsı mı?
Hacı Sabri’nin iki oğlu, Vedat ve Kenan, babalarının toprağı daha kurumadan karşı karşıya geldi. Vedat için fabrika, rantı yüksek bir gayrimenkul projesinden ibaretti. “Bu araziye on tane rezidans dikilir,” diyordu rahatça. Kenan ise modernleşmeden, teknoloji yatırımlarından, küresel pazarlardan söz ediyordu.
Ancak ikisinin de ortak bir noktası vardı: Üretim. İkisi de üretimle ilgilenmiyordu. Asıl dertleri, diğerinin kazanmamasıydı.
O günlerde Selim Usta’nın yemekhanede söylediği söz, fabrikanın kaderini özetliyordu:
“Miras kavgası bir taht kavgasına dönüştüğünde, ilk kaybeden her zaman sahadaki askerler olur.”
Ne Yöneten Vardı, Ne Soyan
Aylar ilerledikçe fabrika hayalet bir yapıya dönüştü. En tuhafı da şuydu: Ortada ne üretimi ayağa kaldıracak bir yönetici vardı, ne de kasayı boşaltıp kaçacak bir hırsız. Tam anlamıyla bir “eylemsizlik imparatorluğu” kurulmuştu.
Hammadde gelmiyordu, çünkü imza yetkisi yoktu.
Maaşlar yatmıyordu, çünkü hesaplar mahkeme kararıyla bloke edilmişti.
Makineler paslanıyordu, çünkü bakım “gereksiz masraf” sayılıyordu.
İşçiler her sabah gelip kart basıyor, akşama kadar boş tezgâhların başında birbirlerinin yüzüne bakıyordu. Bir hırsız gelse, canları yanardı ama bu belirsizlik kadar onurlarını incitmezdi. Çünkü hırsızlık en azından bir eylemdi; burada ise yok sayılmak vardı.
Tasfiye Edilen Bir İmparatorluk
Bir kış sabahı, fabrikanın kapısına icra memurları ve ağır iş makineleri dayandı. Kardeşler birbirlerini alt etmeye çalışırken, şirket çoktan iflasa sürüklenmişti. Bankalar, yılların emeğini bir kalemde devraldı.
Selim Usta son kez üretim bandının yanına gitti. Elini tezgâha koydu; demir soğuktu, toz içindeydi. O sırada lüks otomobilleriyle Vedat ve Kenan geldi. Hâlâ bağırıyor, hâlâ avukatlar üzerinden birbirlerini suçluyorlardı.
Selim Usta sessizce yanlarına yaklaştı ve sadece şunu söyledi:
“Biz bu kapıdan içeri ne bizi ihya edecek bir ‘çalışan’ gördük, ne de malımızı alıp giden bir ‘çalan’. Sadece, babanızın alın terini bir taht kavgasına meze edişinizi gördük. Tebrik ederim, artık kavga edeceğiniz bir tahtınız bile kalmadı.”
Küller ve Toz
İş makineleri duvara ilk darbeyi vurduğunda Selim Usta arkasına bakmadan yürüdü. Ardında bıraktığı sadece bir bina değil, bir dönemin onuruydu.
Kardeşler ise hâlâ enkazın başında, hangi kolonun kime ait olduğunu tartışıyordu. Oysa o beton yığınlarının altında kalan, binlerce insanın emeği ve bir ailenin itibarıydı.
Bugün kasabada bu hikâye bir şehir efsanesi gibi anlatılıyor ve herkes aynı cümlede birleşiyor:
“Bazı krallıklar düşman istilasıyla değil, mirasçılarının kibriyle yıkılır.”
