‘’Rastlantıdan kaçma. Rastlantının kucağına düş, o senden akıllı.’’
Aylin BENDİS

‘’Rastlantıdan kaçma. Rastlantının kucağına düş, o senden akıllı.’’

Bu içerik 995 kez okundu.

Bahar geldi ya hani, birkaç gün önce bu haftaki köşe yazımı müdavimi olduğum Kuğulu Park’ta yazmak istemiştim. 

.  Dalları tomurcuklanmış yüzyıllık ağaçların altındaki havuzda süzülen kuğular, ördekler, kuşlar, suların sesi ve kahve eşliğinde;  ölümünün 34. yıl dönümüne ithafen bir Oktay Rıfat yazısına başlamıştım. Ta ki üç beş kişilik, zannederim  lise çağındaki  genç bir gruba rastlayıncaya kadar. Halbuki  her şey aklımda planladığım gibi ilerliyordu ve derken;  toyluğun, hormonların acemi taşkınlığının, pervasızlığın rastlantısı ile yazı şimdi okuduğunuz hale evriliverdi.  Görmezden gelmek mümkün değil; gözlerinizi kaçırsanız, kulağınız işlemeye devam ediyor. Aslında her yerlerinden de hayran olunası bir neşe fışkırıyor.  Elbette gülecekler, her daim de gülsünler.  Fakat mevzu ve iletişim dilleri pek nahoş;  sanatın gereksizliği ve terbiyesizliği. Evet, terbiyesizliği! Bu arada konu başlığım da Oktay Rıfat’ın o şahane sözleri, ‘’Rastlantıdan kaçma. Rastlantının kucağına düş, o senden akıllı.’’ Fakat yan taraftaki o ‘rastlantı’ grubu eğlence olsun diye gittikleri bir sergiden çıkıp gelmiş. Aralarında tuhaf bir laf yarışı, ve ha  bire,   ‘’.... (!)Neyin sanatı ulan buu! Ne işe yarar  ulan bu sanat!?’’... diye başlayan, sanat ve sanatçı ile ilgili  envai türde tanım geliştiriyorlar. O sırada,  ben ve kuğuların eşliğindeki yazma hayalim  -sanırım Oktay Rıfat da dahil- hepimiz epeyi bir bozulmuş durumdayız! Gençler bizden, halimizden, kırgınlığımızdan bihaber gırrgıra bir yarış havasında devam ediyor. Artık kahvemi içip, torparlanmaktan başka çarem kalmadı. Kalkarken yanlarına uğrayıp, ’’İnsanın beyninden, kalbinden, midesinden yani her neresinden diyorsanız işte orada,  hiç susmayan o iç sesi susturmaya yarayan tek bir şey var, o da sanat çocuklar. Diğer canlılardan ne denli farklı olduğumuzu anlamamıza da yarıyor.’’ da diyemedim pek tabii. Fakat dönerken yol boyunca, ‘’Peki bunun sorumlusu kim, gençler mi?Yoksa  not üzerine kurulu eğitim sistemi mi, ebeveynler mi, biz mi yani toplum mu, kim?’’ diye sorgulayıp durdum.  Bence  burada en masum olan gençler. Ne yazık ki, sanata ilgisi, yeteneği olan bir çocuğa,’‘’evladım önce düzgün bir mesleğin olsun, bunu da sonra hobi olarak yaparsın.’’ düşüncesi ile sanatın gereksizliğini, hayatta işe yarayacak en son uğraş olduğunu aşılayan ailelerin; üstüne bir de  sadece  aldığı notla onun başarısına, kişiliğine değer biçen, ezberi kuvvetli olanı makbul sayan  eğitim sistemin hiç mi suçu yok? Bir müzik, resim, edebiyat dersinde bile sanatın, sanatçının  toplum üzerindeki  önemini, o toplumun geleceğini, insanın gelişimini, bakış açısını, ifadesini ne kadar etkilediğini anlatmaya yeltenmeyen bir sistemle yetiştiriyoruz onları. Ve nihayet eve döndüğümde, Oktay Rıfat’ın sözünü dinleyip, kendimi rastlantının kucağına bırakmaya, gençlerin ‘’neye yarıyor bu sanat?’’ sorusunu dilim döndüğü ve yerim yettiği kadarıyla  buradan yanıtlamaya çalıştım. 

 Tarihin  her çağında  insan kendi benliğini, kimliğini dışa vurma isteği ile var olmuş. İlk çağ insanları bizlere, ‘’ben vardım ve buradaydım.’’ mesajını, mağara duvarlarına elinin izini basıp bırakarak anlatmayı akıl etmiş. Yani o dönemde bile kendini,hayata dair izlenimlerini anlatmak istemiş; nasıl avlandığını, nasıl yaşadığını, nasıl hayatta kaldığını… Ve evrimleşmesi ile beraber bu anlatım şekli sanata doğru evrilip,  gelişmiş; fırçayı bulmuş mesela. Taşı yontmuş, boyayı bulmuş. Derken o da yetmemiş tüm renklere bir ruh katmış.  Kendinden bir iz bırakma şeklinin sayısız, belki bin türlü  yollarını denemiş, keşfetmiş, geliştirmiş. Ve hatta,  ‘’Sizden önce  burada biz vardık.’’ demek istemiş.  Bu  çabasını çağlar boyunca pes etmeden devam ettirip, günümüze kadar getirmiş. Evrende bir başına oluşunun acziyetini, varoluşsal sıkıntılarını yansıtmak, anlatmak, anlamak, anlaşılmak  istemiş.  Ürettiği şeyler ise bazen bir zorunluluk, bazen sadece içinden öyle geldiği, ruhuna  rüzgar oradan estiği, oradan açığa çıkardığı, sitem ettiği, haykırdığı, bazen de ulaşabildiği  bir ilham kaynağından seslenmiş.  Çünkü her şey içindeki o dürtüyü dışa vurmakla  başlamış ve öyle de devam etmekte…

Günümüzde ise elimizde binbir çeşit teknik var ve hâla kendimizi anlatmaya devam ediyor; yine iletişim kurmak, anlamak, anlaşılmak güdüsü  ile  duygularımızı, kaygılarımızı dışa vurarak  hayata tutunmaya çalışıyoruz.  Kimi  bunu üstü kapalı bir dille  anlatmayı seçiyor, kimisi de gerçekçi bir dille ifade ediyor. Şekli, yöntemi her ne olursa olsun kendi benliğimizi, kimliğimizi dışa vurabileceğimiz,  özgür hissedebileceğimiz, koca bir dünyaya açılan ve  içi bizi  anlayan insanlarla dolu bir sığınak arıyoruz. Ve  o sığınağa giden tek bir yol var; o da sanat…Sevgili Oktay Rıfat,  sanatın tek bir dalı dahi  olmasa, hayatın nasıl olacağını ne bakın güzel anlatmış;  ‘’Şiir olmasaydı, yaşama dediğimiz oluşun çarklarından biri eksilirdi. Belki kıyamet kopmazdı ama insanlar sevişemez, öpüşemez, beğenemez, yarınların yeni düzenine şiirli dünyanın hızıyla kavuşamazdı.’’ Onun imrenilesi aşkı ve dostluklarını anlatacağım  ve aslında bugün okumanız gereken yazı ise  kısa bir süre sonraki doğum gününe kaldı. Rahmet ve sevgi ile.

 
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
Murat Çuhadar’dan Özgür Özel’e Sert İstifa Çağrısı
Murat Çuhadar’dan Özgür Özel’e Sert İstifa Çağrısı
Aydın Ailesinin Acı Günü
Aydın Ailesinin Acı Günü