Dışarıda gördüğünü kendi içinde arayan adam…

1970-01-01 02:33:42

Dışarıda gördüğünü kendi içinde arayan adam…
Aylin BENDİS

Bu toprakların en güzel yerlerinde, en güzel zamanlarında yaşamış; en huzur verici öyküleri yazmış bir münzevi; hep insana yönelik yazan, insanı insana sevdiren; Sait Faik Abasıyanık… Tek bir cümle ile onu en iyi Tanpınar anlatır; "Sait Faik, dışarıda gördüğünü kendi içinde arayan adamdır." der. Bu hafta onun ölüm yıldönümü. Hem bahar şimdi, en sevdiği mevsim. Anmadan geçilir mi hiç? Türk Edebiyatında öykücülüğün kırılma noktası onunla başlar. Çünkü birden bire, gerçekten gördüğünü, yaşadığını, yaşanabilir, herkesin başına gelebilir olanı anlatmaya başladığında; o sürekli bir şey öğreten, doğrunun ‘’şu’’ ya da ‘’bu’’ olduğunu alttan alttan dikte eden öykü yapısını yerle bir etmiştir.  Oldukça varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olsa da fakir halkın, sıradan insanların dertlerini, sıkıntılarını anlatır.  Kısacık ömrünün ilk dönemlerinin bir yerlere tutunamayarak geçmesi de, bu yüzden olsa gerek.  İstanbul Erkek Lisesi’nde devam ederken, 10. sınıfta Arapça Öğretmenine yapılan bir iğne şakasından sonra, 41 arkadaşı ile birlikte Bursa Lisesi’ne sürülür. Şiir ve öykü serüveni de işte burada başlar. Lise eğitiminin ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kayıt olur. Fakat aradığını bulamaz, fakülteyi bırakır.  Daha sonra babasının arzusu ile Ekonomi eğitimi almak için Fransa’ya gider. Orada geçirdiği üç yıl süresince kendini sabahlara kadar süren entelektüel tartışmaların, o bohem yaşam tarzının güzelliklerine alışmak gibi bir korkuya kapılır. Bu korku onu, eğitimini tamamlamadan İstanbul’a, memlekete döndürtecek kadar büyüktür. Döndüğünde bir süre Türkçe Öğretmenliği yapar. Fakat öğrenciler üzerinde disiplini sağlayamadığı için buradan da ayrılmak zorunda kalır. Bu kez babasının yanında ticaret hayatına atılır. Ancak yine olan olur, yine tutunamaz! Bu defa da ortağı tarafından dolandırılır. Bu olaydan sonra bir gazetede muhabirliğe başlar. O sıralarda öyküleri de gazetelerde yayınlanmaya başlamıştır. O muhteşem öyküler kitaba çevrildiğinde, ses getirmediği için üzülse de yazmayı bırakmaz. Ta ki ‘’Çelme’’ simli öyküsünde,‘’Halkı askerlikten soğutmak’’ suçundan dolayı Askeri Mahkeme’de yargılanıncaya kadar. Beraat eter etmesine ama, yazma hevesi bu suçlamadan dolayı kırılmıştır bir kez. Fakat bir gün, Burgaz Ada’da iç cebindeki küçük defteri çıkarır, çakısıyla yonttuğu kurşun kalemi öper ve ’Yazmasam deli olacaktım!’’ sözleri ile sözünden geri döner.   O sıralar büyük aşkı Alexandra ile tanışır. Tutku ile bağlı, inişli çıkışlı çok yıkıcı bir aşktır bu. ‘’Neden sevdiğimi bilmediğimden, huyuna suyuna göre davranamıyorum. Yanında heyecandan konuşamıyorum..’’ dediği aşkı ile buluşmaya her gidişinde yanında mutlaka bir de dostunu götürür. Çünkü onun yanında susup kalmak, tek kelime edememek en büyük korkusudur. Bu fırtınalı aşk üç yıl sürer. Bir ömür sevdiği halde aşkta da tutunamaz, kavuşamaz. Karanlık bir apartman sahanlığındaki kanlı kavgalarından sonra bir daha hiç görüşmezler.  Hiçbir zaman unutamadığı Alexandra ile yıllar sonra ilk ve son karşılaşmaları, ölümünden kısa bir süre önce siroz tedavisi gördüğü hastaneye kontrole gittiği güne denk gelir. Bakışırlar ancak hiç konuşmazlar. Öykülerinde Alexandra’ yı anlatmasa da yaşadığı mahalleyi, o mahalledeki insanları anlatır,  adından hiç söz etmez. Fakat Havada Bulut öyküsündeki Falcı Matmazel, Todori’deki,  ‘’Dünyanın en güzel köpeği’’ dediği Flora’nın sahibi  Alexandra’nın kendisidir. Adını bir tek,  Bir Masa isimli şiirinde anar. Babasının ölümünün ardından annesi ile birlikte tamamen Burgaz Adası’ndaki köşke  taşınırlar. Siroz teşhisinden sonra da adadan pek çıkmaz.  Geçimini zaman zaman Orhan Veli’nin de  eşlik ettiği balıkçılık ile sürdürür. Balık tutamadığı ya da satamadığı günler ise arkasında hep annesi Makbule Hanım vardır. . Birçok öyküsünü adanın tam arkasında kalan Kalpazankaya Tepesi’nde yazar. ‘’Dalgaları boyamak’’, ‘’Ufku bir dilim ekmek gibi kızartmak..’’ gibi akıldan hiç silinmeyecek tasvirleri işte o tepeden yapar. Hastalığının artık ilerlediği 1953 yılında, Edebiyata yaptığı katkılarından dolayı, Uluslararası Mark Twain Derneği tarafından Atatürk'ten sonra ikinci Türk olarak onur üyeliğine seçilir. Öykülerini, hayatını bir çizelgeye yatırsak ortaya, umuttan düş kırıklığına doğru bir yolculuk çıkardı sanırım. Çünkü yazdığı o şiir tadında öyküleri kendi deyimiyle sadece, "Cigara parasını’’ çıkarmaktadır. Vardığı  son durak ise adada, annesi ve genç yaşta yakalandığı sirozla ile beraber geçirilen bir  yalnızlıktır. İnsanlara, doğaya, her şeye sevgi ile yaklaştığı halde içindeki o düş kırıklığı, Son Kuşlar kitabının her satırına yansır; göğü süsleyen kuşlar kanatlarında umut, insansız başka adalara kanat çırparlar. ‘’Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.’’ der. Burgazada'daki evi şimdilerde müzeye çevrilmiş durumda.. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Kullandığı eşyalarına dokunun, penceresinden izlediği manzarasını seyredin,

Üzerinde yaptığı iş kısmında,  ''Mesleksiz'' yazan pasaportunu gördüğünüzde, gülümseyin ve,  ‘’The Guardian tüm dünyaya seni Türk Çehov'u’ olarak tanıttı!’’ deyin. Kalpazankaya Tepesindeki gazinonun bahçesinde de bir büstü var. Adaya hâlâ o tepeden bakıyor. O büstü yıllar önce gördüğümde bizleri sanki, ‘’Bandırası her ne olursa olsun aşılandığım ve ekildiğim limanda, dallarımı sallayarak her geçen vapuru selamlayacağım." sözleri ile karşıladığını düşünmüştüm.  Servetini, kitaplarının telifini Darüşşafaka öğrencilerine bağışladığını biliyor muydunuz? Sanırım dünyada, okurunda böyle bir tesir bırakacak, onu bu denli şefkat ve umutla besleyecek bir öykücü daha bulunmamaktadır. Rahmetle, sevgi ile…

Basın Haber Ajansı / BHA Gazetesi