-Fotoğrafı Doğru Okumak 1-
Merhaba,
İlk yazılarda ya da ilk kez bir gazetenin -ses getiren / ses olan bir gazetenin- bana ayrılan köşesinde okuyuculara seslenmek her zaman heyecanlandırmıştır beni. Bu heyecan, bir taraftan yeni bir kitleye yazımla ve kişiliğimle görücüye çıkmaktan, diğer taraftan hayatın tüm renklerine âşık, hayatının tümünü bu renkleri okumaya, anlamaya ve anlatmaya vakfetmiş bir eğitimci / yazarın sorumluluğunu taşımaktan. Öncelikle şunu ifade edeyim, gazetemizde bana ayrılan köşeden size seslenmekten mutluyum. Sizlerle eğitimden kültüre, sosyolojiden sanata, edebiyattan girişimciliğe, bilimden bilgeliğe, insan oluşa kadar geniş bir yelpazede bir bakıma karşılıklı sohbet edeceğiz. İnanıyorum ki köşemdeki yazılarım sayesinde okuyucu ve yazar olarak birbirimizden çok şeyler alacak ve besleneceğiz.
Her ne kadar başlığım ‘Türkiye Yüz Yılına Adım Atarken’ ismini taşıyorsa da bir yönü ile bir ilki, bir ‘merhaba’yı, bir tanışmayı barındıran bu yazımda birkaç satır da olsa insana, insanlığa, ülkeme, devletime nasıl baktığımı daha önce kaleme aldığım yazım aracılığı ile birkaç pasaj da olsa bahsedeceğim. Kendi yazdıklarımdan alıntı yaptığım bu bölümlerden karşınıza çıkan bendeniz hakkında genel çerçevede de olsa bir kanaat oluşturacağınızı düşünüyorum. Biliyorum ki kendimi ve düşünce çerçevemi sizlere tanıtmak, yazarlığın olduğu kadar insanî sorumluluğun da bir gereği.
Paylaşımım, 2020 Martında yedinci telif eserim olarak çıkan ‘İnsanın Yazısı Edebiyat’ isimli kitabımda da yer alan (ki bu kitabım Edebiyat alanı referans kitabımdır ve aslında benim en az otuz yılımı kapsayan edebiyat, sanat, eğitim, kültür, girişim alanlarında gayret ve eserlerimin belgesel arşividir) ‘Ben Anadoluyum’ başlıklı bir makalemden (makaleyi de 2018’de kaleme almış olmalıyım) birkaç bölüm. Adı geçen makalemde özelde ‘Çanakkale’ye seslensem de genelde ve daha baskın olarak Anadolu’ya, Anadolu’ma ve Anadolu insanıma seslenmekteyim. Elbette ki bu sesleniş, ‘ben’ dili ve duyarlılığını taşıyan bir denemecinin üslûbu ile…
‘Ben Anadoluyum’ da:
“Sana şu cennet vatanın her bir köşesinden ‘bir kız evlat, bir kadın, bir ana yüreği’ ile kucak dolusu selam getirdim. Sana sadece bu cennet vatanım Türkiye’den değil, ‘vatanı vatan’, ‘bayrağı bayrak’, ‘milleti millet’, ‘ümmeti ümmet’, ‘dostu dost’, ‘kardeşi kardeş’, ‘yüreği yürek’, ‘insanı insan’ yapmak için ‘Hakkı hak’ bilmek için ya sende omuz omuza çarpışan ya da Allah’ın bahşettiği her gün -hiç bitmeden, hiç tükenmeden, hiç eğilmeden- mücadele eden bütün kardeş yüreklerin; o, asırlar boyunca kanları ve canları pahasına ‘bir ve tek’ olmayı bilmiş, alnı ak, bileği sağlam, yüreği sabır ve sır dolu, hak ve adalet için Hakk yolunda yürüyen yiğit erlerin, yiğit kadınların, derviş gönüllerin diyarlarından yani Tuna’dan, Balkanlardan, Fırat’tan, Dicle’den, Kafkasya’dan, Karabağ’dan, Yemen’den, Musul’dan, Kerkük’ten, Kıbrıs’tan, Uygur’dan, Şam’dan, Bağdat’tan, Filistin’den, dünyanın dört bir yanındaki gönlü yüce, ağzı dualı, eli kınalı, gözü yaşlı analardan, kızlardan, gelinlerden, bacılardan, kadınlardan selam getirdim. Çünkü bilirim ki saydığım her bir çileli ve mağrur kadının ecdadı da senin bağrında yatar…
Ben bir anayım. Ve selamımı yüreğini, dileğini benimkisiyle aynı bildiğim; acılarını, neşesini, arzusunu yüreğimin ta derinliklerinde hissettiğim; sabrı ile, vakarı ile, çalışkanlığı ile, duası ile cihana hükmeden, alnı secdeli, ayaklarının altında ‘cennet’ olan, evladının tazecik yüreğine “Ancak ve ancak Allah’a kul olacaksın!” diye nakşeden ve kendi elceğiziyle kınalayıp da ‘vatan, millet, ümmet savunması, bekâsı’ için huzur ve tevekkül dolu bir gülümseyişe sarmalayıp da gönderen tüm ‘yüreği dolu anaların’ adına kabul et Çanakkale!
Hiç şüphem yok ki: “Senin ruhun yaşadıkça biz can bulacağız. Biz nefes aldıkça sen ebediyete akacaksın.”
Senin sesin yalnızca Türkiye’mde, her an yeniden tazelenen, yenilenen, dirilen, güçlenen canım, ruhum, kanım olan Türkiye’mde duyulmaz! Sen, Avrupa’nın ortasında ‘Baş Çarşı’da yavrusu ‘Allah’ dediği için vurulan ve asla baş eğmeyen annenin ağıtındasın. Senin türkünle yüreğini yüreğimle anladığım o Boşnak anamın sevgi, vakar ve inanç dolu türküsü aynı… Bilirim. Ben ki o diyarlardan gelirim… Sen, Uygur Türkü’nün acılı destanında, sen kardeşim Azerbaycan Türkü’nün Hocalısındaki, Karabağındaki yiğit mahnısında; sen, Kerkük’te mağrur horyatta, Musul’da, Şam’da vakur uzun havada, dengbejdesin… Sen, sınır boylarında “bu vatan bölünmesin, bu bayrak inmesin” diye dualarla tek yürek olmuş, cihana kafa tutan, düşmana aman vermeyen anaların ve evlatlarının dilinde, gönlündesin. Sen Kosova’da da Filistin’de de söylenirsin hâlâ aynı heyecanla ‘Çanakkale Türküsü’… Yürekten duyarım… Sen, senin abideleşen, destanlaşan ruhuna hayran, ‘Allah’ dediği için zulüm gören dünyanın dört bucağındaki mazlumun da sesi, duası, rüyasısın. Görürüm…
Ne demişti o yiğit ses, o cesur nefes?.. O, “istikbalin sembolü Âsım’a seslenen?..”
“Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.”
İşte ben, kulağımda bu amentü ile şehadet şerbetine kandıkça aşk ile yeni yeni Güneşler, Asımlar yetiştirmek uğruna ana oldum… Evlatlarıma “hiçbir vakit uyumasınlar” diye senin destanını, senin o ölümsüz mısralarını, senin her bir yiğidinin menkıbelerini anlattım. Küçücük yüreklerine ‘senin anlamın’ı işledim damar damar, oya oya; sonsuzluğa uzanan o büyük ‘hikmet’ diye…
Beni mi sorarsın; ben kim miyim Çanakkale?..
Ben, bu toprakların kızıyım! Tuna’dan Fırat’a, Dicle’ye uzanan kollarım var benim…
“Ben, bu toprakların kızıyım” dediysem… Benim dilimden her an dua gibi dökülen Çanakkale’den Fırat’a, Tuna’dan Çanakkale’ye yollarım; o doyumsuz yollarımda, sonsuz topraklarım var benim. O yollar ki, o topraklar ki Tuna ile Fırat ile bitmez… Çanakkale, nasıl ki sana Musul, Kerkük, Kırım, Bosna, Kosova, Yemen, Filistin, Mekke, Kıbrıs, Şam, Bağdat akın etti, etti de bu yerlerin kahraman yürekleri ‘Allah Allah’ sesleriyle omuz omuza verip tek yürek olduysa benim yüreğim de, benim canım da, benim ruhum da bu toprakların her birine uzanır. Benim bağrımda, yüreğimde bu topraklar da yanar; her an, her dem… Gözlerin açık kalmasın Çanakkale; senin ruhun bende, benle yaşar… “
Demişiz. Diyoruz… Ve ömrümüzün son demine kadarda aynı bilinçle nefes alacak, yürüyeceğiz…
Sonra makalenin sonlarında şunlar dökülmüş yüreğimizden:
“Ben Anayım, Anadolu’yum! Bu toprakların binlerce yürekli anasından biriyim. Doluyum, dopdoluyum. Sorma bana derdimi Çanakkale… Şunu hiç unutma ki senin derdin benim derdimdir. Derdim, derin… Ama bu dert elimi kolumu bağlamaz, beni çaresiz komaz. Çünkü bu dert vatanımı, milletimi, bayrağımı, ümmetimi, kardeşimi ilelebet hür ve muzaffer yaşatma derdidir… Bu vatanın bizim gibi ‘yüreği dolu’, ‘yüreği dertli’ anaları var oldukça, analar bu vatana binlerce, yüz binlerce ‘Mehmetçik’ doğurdukça bu ezan susmayacak, bu bayrak inmeyecektir. Dünyanın özlediği kardeşlik, cihanın beklediği ‘insanlık’ yine benim ve evlatlarımın sayesinde cihanı saracak. Buna her zaman tüm varlığımla inandım… İnanıyorum…”
Evet, inanıyorum. Doğduğum ve doyduğum bu topraklara ve bu toprakların özü, mayası has yürekli, has insanına daima inandım. Ben şanslı kullardan biriyim. Zira Anadolu’nun en az altmış yedi şehrini çok iyi anlayabileceğim, tanıyabileceğim bir hayat seyrim oldu. Bu seyir beni ‘Seyyah’ da yaptı: Çocukluğumdan analığıma kadar… Öğrenciliğimden öğretmenliğime kadar… ‘Elifba’mdan yazarlığıma kadar…
Şu fakir seyyah neyi öğrendi, neyi bildi derseniz: Her şeyden evvel bildiğim şu ki Anadolu insanının aklını, irfanını, yüreğini, imanını, çilesini, gayretini, basiretini, ufkunu, aşkını, cemalini, celalini iyi anlamalı ve ‘Anadolu fotoğrafını’ iyi okumalı. Öylesine hikmetli, öylesine maddî ve manevî zenginliklerle dolu topraklarda yaşıyoruz ki bunu görebilen yürekliler her dem hem bu toprakların insanlarına gerçek hizmeti, gerçek devayı sunabileceklerdir; hem de sunulabilecek gerçek hizmetlerden ve her yerden fışkıran hazineden lâyıkı ile yararlanabileceklerdir.
Ben derim ki 14 ve 28 Mayıs seçimlerini yıllar yılı tüm yüreğim, tüm dimağımla inandığım ve yukarıya ancak inandıklarımın ‘amentüsü’nü, ‘girizgâhını sığdırabildiğim perspektiften görebilirsek (gösterebilirsem) ‘Türkiye Yüz Yılı’nın hiç de yabana atılacak bir mefkure olmadığını, aksine önümüzdeki yıllarda önüne geçilemez bir hakikat olduğunu anlayabiliriz. Seçimlerden sonra ülkemde, Anadolu’mda ve Türkiye ile kardeşlik bağı olan geniş dünya coğrafyasında ortaya çıkan tabloyu, filizlenen heyecanı ve güçlenen adımları iyi okumamız, bu gelecek vaat eden tabloyu hep birlikte iyi değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Şu da bir gerçek ki ancak ‘iyi okuma’ ve ‘iyi değerlendirme’ yapanlar, Türkiye’nin ‘koşusuna katılabileceklerdir. Seçimlerin işaret ettiği en öncelikli ve sarsılmaz gerçek Anadolu insanının basireti ve uyanıklığıdır. Bu uyanıklığa tanık olanlar ve bu uyanıklığı görüp, kabul edip bu uyanıklığa katma değer katanlarsa insanı, hayatı, toplumu iyi, dürüst, sağlam okuyabilenler olacaktır.
Mayıs 2023 sonrasında aslında uzunca yıllar var olan fakat ‘seçimle netleşip billurlaşarak ‘ortaya çıkan fotoğrafın birçok alan ve boyuttaki daha yakından analizini ise önümüzdeki birkaç yazıya bırakmak istiyorum, izninizle. Ancak şu kadarını söylemek durumundayım: Yeni ve güçlü ufuklara bu ülkenin, bu devletin bir ve beraber olmayı başarmış evlatları, hep beraber koşacağız. Değil mi ki ‘Biz Anadolu’yuz…
