TÜRKİYE YÜZ YILINA ADIM ATARKEN (2):  İNSAN -Fotoğrafı Doğru Okumak 2-
Rânâ İSLÂM DEĞİRMENCİ

TÜRKİYE YÜZ YILINA ADIM ATARKEN (2): İNSAN -Fotoğrafı Doğru Okumak 2-

Bu içerik 1085 kez okundu.


‘Türkiye Yüz Yılına Adım Atarken’ başlığı altında yazmayı planladığım üç-dört bölümlük yazı dizisinin ikincisi ile karşınızdayım. Üç dört bölüm diyorum.  Bunun nedeni; her ne kadar bu başlık altında neler yazılabileceğini, neleri dile getirmek istediğimi bilsem ve tasarlamış olsam da yazı yolculuğumun içinde yazacaklarımın uzunluğunu tam kestiremiyorum. Zira yüz yıllık bir vizyondan, bu vizyona nasıl ve hangi şartlarda gönül verebileceğimden bahsetmekteyim. Konu derin! Bunun yanında belki aynı başlık içinde yorumlansa da müstakil bir yazıya taşınabileceğini gördüğüm hususları da başka bir makalede masaya yatırabilirim. Yine de yazdıklarımı derli toplu birkaç bölüme sığdıracağım, emin olunuz.
Bu bölümün ana konusu ya da ‘Türkiye Yüz Yılı’nı oluşturulurken oluşumun en önemli unsuru olan ‘insan’ı daha yakın bir perspektiften gözler önüne sermeden evvel, dilerseniz bir önceki yazımın son iki paragrafını tekrar gözden geçirelim hep birlikte:
Son bölümde değindiğim birkaç husus var: İlki, seçim sonrası oluşan atmosferi iyi okumak şarttır ve ancak sözü edilen / beklenen ‘Türkiye’nin yeni yüz yıl koşusu’na iyi okumalar ve değerlendirmeler yapabilenler katılabileceklerdir. Çok kritik olan geçtiğimiz seçimde, insanımızın tercihi ile işaret ettiği şey ‘ben basiretimi ve uyanıklığımı henüz kaybetmedim’mesajı olmasının yanında ‘basiretli ve uyanık kalanlar’ şunu da ekliyorlar; ‘benim bu uyanıklığımı görür, kabul eder ve katma değer katarsın ve ‘benim senden beklediğim katma değeri sağlamak istersen o vakit beni  (yani Anadolu insanını, hayatı, toplumu) iyi, dürüst, sağlam okursun…’  Değinilen diğer bir husus da yeni ve güçlü ufuklara elbet bu devlet ve bumillet layıktır; bu yeni, güçlü ufuklara bir ve beraber olmayı bilen bu yurdun evlatları olarak hep birlikte koşacağız. 
Ben yeniden başa hatta en başa dönmek istiyorum. Dedim ya aslında o kadar kapsamlı ve girift bir konu ki izaha uğraştığım, inanın farkındayım. Ancak bu kapsamlı ve zor konuyu mutlaka bir yerden başlayarak önce anlamalı, kavramalıyız, sonrasında da bu noktada kim ne anladıysa anladıklarını, çözdüklerini yanındakilere, insanımıza, dünyaya anlatmalı. Buna inanıyorum. Bu yüzden işte en baştan başlamalı.
Bir kavram atıldı ortaya: ‘Türkiye Yüz Yılı’. Bu kavram ne kadar lokal (yurdumuz sınırları ya da devletimizin sınırları içinde ve / veya bir siyasi görüşün sınırlarından bir veya birkaçı olsun sınır; fark etmez) ya da global (dünya siyasi arenası veya siyasi konjonktürü için olsun; yine değişmez) siyasi bir söylemdir; uzun uzun tartışılabilir. Hatta siyasi mi, kültürel mi, psikolojik mi; bunlar da tartışılabilir! Ben inanın işin o boyutunda değilim. Evet seçimlerin yapılması, seçimlerde seçmenin seçtiği görüş ve kişilere oy vermesi siyasi eylemlerdir. Fakat aynı eylemler bir o kadar da insani ve sosyal boyutlar da içerir. Yani ‘Türkiye Yüz Yılı’ kavramını yalnızca siyasi bir kavram olarak görmemeliyiz; göremeyiz.Zira kavramın anlattığı içerik ve gösterdiği vizyon, büyük!Hele ki bendeniz gibi yıllarını sosyal bilimlere vermiş bir eğitimci, bir dilci bu kavramın içeriğini sadece siyasi alanın bir bölümü, bir işareti, geçici / moda bir söylemi olarak ele almaz. Almaz, almamalı. Anadolu’daki her aklıselim de bu kavramın doluluğunu hemen fark etmiştir, etmelidir. Kavramın içindeki hakikati görme ya da hissetme sadece sosyal bilimlerle, eğitimle uğraşanların dikkat ve rikkati de olmamalı. Anadolu insanının basireti, gayreti, hikmeti, çilesi, mefkûresi diyorsak ‘Türkiye Yüz Yılı’ kavramı bu topraklardaki her vatan evladının ana gayesi hatta temel hakkıolmalıdır. Yaşlı genç, kadın erkek bu vatana, bu millete, bu bayrağa, bu devlete, kanımız canımız insanımıza sevdalı isek ‘Türkiye Yüz yılı’ mefkûresi (kavramı / ideali) ve bu kavramın işaret ettiği gerçeklik, hedef, sorumluluk, rüya (adına ne derseniz deyin) hepimizin! 1910’lardan başlayan savaşlar silsilesi, 1923 Cumhuriyet ilanı ancak ardından gelen toplum olarak gelişme, büyüme, dünya arenasında yer alma sancılarımız, gayretlerimiz; 100 yıllık Cumhuriyetin ekonomik, sosyal, kültürel her hamlesinde devletin ve milletin iç, dış tehlike ve oyunlarla sarsılışı bu vatan toprağında yaşamış istisnasız tüm insanımızın çilesidir. Bunca çileye rağmen çalışmayı, insan sevgisini, varı yoğu paylaşmayı, her tehlike, felaket ve yoklukta yoktan var olmayı, (‘musikâr misali) küllerinden yeniden doğmayı bilmiş; umutlarını, hayallerini, proje ve fikirlerini hiç kaybetmemiş bir milletin, Cumhuriyetinin ikinci yüz yılını adıyla taçlandırarak ‘Türkiye Yüz Yılı’ ilan etmesi vakası;  ‘birkaç aylık siyasetin stratejisidir’ diyerek sınırlandırılamasa gerek! Türkiye yüz yılını, insanımız, Anadolu insanı kesinlikle hak ediyor. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Öncelikle bu noktayı gözler önüne serelim. 
Ancak bir şey için ‘ben bunu hak ediyorum’ diyebilmek; hemen bu cümleyi telaffuz ettiğiniz anda ‘sorumluluk’ da getirir sizin omuzlarınıza. İşte şimdi, ‘seçimlerle istikrarı, büyümeyi, kenetlenmeyi, bir olmayı seçiyorum ve yaraları/mı ancak ve ancak kendi içimdeki merhemlerle saracağım’ diyen ‘Anadolu’nun seçmeyi bilen, iradesi kuvvetli insanının’ ikinci işaretine bakarak okuma yapmak lazım. Ne demişti ‘insanım’: ‘Ben basiretimi, uyanıklığımı kaybetmedim’. (Bu cümlede ifade edilen önermenin diğer yarısını daha sonra ele alalım. Yani ‘…beni görür, kabul eder ve benim basiretli görüşüme sen de samimiyet ve gayretle katma değer katarsan…’ kısmını daha sonraya bıraktım, izninizle…) 
Anadolu’da (ki benim için anlam bulan Anadolu ve Anadolu insanının sınırlarını, boyutlarını ilk yazımda izah ettiğimi düşünüyorum; kullandığım ‘Anadolu’ ve ‘Anadolu insanı’ kavramlarına bu geniş perspektiften bakmanızı rica ederim) onca çilesine, onca derdine, onca ekonomik ve sosyal yorgunluğuna ve çoğu zaman bu yorgunluğunun tam karşılığı refahı bulamayışına rağmen bu toprakların büyük bir çoğunluğu olan ‘insan’lar; okuma yazma bilmese de, kimi zaman bir iki yaldızlı söze, vaade, kısa vadeli bir parmak bala kansa da özünde ‘basiret’lidir. Çünkü çoğunluk insanımız ‘arif’tir yani kalp gözü ile görür olanları. Belki hesabı, matematiği kıttır, belki çok kitap okumaz da kitap gibi konuşmaları, entelektüel tartışmaları çok kapsamlı anlamaz. Ama -eğer en az onun kadar- ‘uyanık’sanız tüm samimiyetiniz ve cesaretinizle karşısına çıkıp da bir eylemi, bir söylemi arenaya atınız; er geç sizdeki asıl maksadı çözer. Çoğu zaman kalenderdir; hayalleri dahi mütevazıdır. Ona çuvallarca para vermeyin; ona -hak ettiği ya da hak etmediği - bir mevkiyi, bir konumu vermeyin; ne gam! O içten bir gülüş ister; o sözünün samimiyetle dinlenmesini ister; o, evladına, ailesine, mahallesine, komşusuna hiçbir canlı zarar vermesin; yalan söylemesin ister. Yalansızdır, riyasızdır. Her gün iki zeytin bir ekmek yese de sofrasına ailesinden önce tanrı misafirini oturtur ve ekmeğini misafirine böler, zeytinini verir. O yalan bakışları, alaycı sözleri; kandırma üzerine kurulu oyun ve dolapları eninde sonunda anlar. Hele bir de ‘fırıldak insanı’ bir belledi mi belki karşısına alıp onunla savaşmaz dövüşmez de -dövüşmemesi de kalenderliğinden olsa gerek yoksa o asırlar boyu yedi cet düşmanla kanlı canlı savaşmıştır gözünü kırpmadan; cesurdur yanılmayasınız- onu bu demden gayrı iyi beller! işte o fırıldağa bir dahaki için papuç bırakmaz, işte bu çeşit insana affı yoktur. Günü geldi mi fırıldağa hiç beklemediği günde ve yerde, hiç beklemediği şekilde cevabını verir. 
Üzülerek ifade edeyim; bu topraklar hâlâ yukarıda tasvir etmeye uğraştığım ve elbette ki henüz birçok faziletini anlatamadığım ‘arif’ insanların yüzü suyu hürmetine ayakta duruyorsa da anlattığım türden insan sayısı her geçen gün düşmekte. İşte ilk yapacağımız okuma bu! 
İlk Okuma Sorumuz Şu: Türkiye Yüz Yılına koşarız koşmasına da insanımız / insanlık ne durumda? 
İşte -bizce- oldukça özet şeklinde durum:  ‘İNSANIMIZ’ 
1. ‘Türkiye Yüz Yılı’ -çok istenir ve üstünde çok çalışılırsa- ulaşılabilecek bir hedef olmasına hedef de; bu topraklardaki ‘insan’ı (eski insanları, yeni insanları; bozulan-bozulmayan insanları, kabuk değiştiren-özü, mayası hiç değişmeyen insanları; samimi, dürüst insanların varlığı kadar  ‘kendimin ve beni saran küçük çevremin çıkarı için tercih ettiğim her yol benim için mubah’ anlayışındaki tehlikeli / bukalemun / maskeli insanları; genç ve masum insanları) iyi okumalı, iyi anlamalı. İyilerin daha iyi olması için yapılacaklarla kötü veya tehlikeli olanları nasıl bertaraf edebilme adına alınacak tedbirleri iyi düşünmeli ve ‘insanın inşası’ noktasında sağlam tedbirleri almalıyız. 
Bu noktada bana itiraz edenler mutlaka olacaktır: ‘İyi insan iyi ise kendine, kötü insan kötü ise yine kendine; bize ne, onları düzeltmek ve hizaya sokmak kimseye görev değil’ diyebilirsiniz. Bir yere kadar haklı olabilirsiniz. Sanıyorum ben burada -biraz da eğitimcilik yönümün ağır basması ile- ‘insanımızın insani değerlerle donatılması amacı ile eğitilmesi’ ve böylelikle hem insan kalitemizin artması gerektiği hem de kaliteli insanların çoğunlukta olacağı toplumumuzdaki ‘ortak insanî değerlerin’ yeniden geçer akçe hale getirilmesi noktaları üzerinde duruyorum. Devlet ve millet olarak siyasi, coğrafi, ekonomik, sosyal şahlanışını işaret etmekteysek tam da burada ‘somut yapılacaklar’ listesinden bahsediyoruz demektir. 
‘Ortak insani değerlere sahip olmak ve sahip çıkmak’ bu topraklarda yaşayan herkesin ana kaygısı olmalıdır bize göre. Sadece ve sadece ‘a evet, aramızda yaşıyorlar; ne mübarek insandır o arif kişilerimiz, iyi ki varlar, bize güç veriyorlar’ demek ve bu söylenişin ardına samimi ya da takiye içinde sığınmak bizi üç beş yıl, belki on yıl götürür. Ya sonra? Konu aramızda iyi, dürüst, sağlam karakterli, çalışkan insanlar var/mış, yaşıyor/muş konusu değil. Konu; sağlam toplum, medeni refah toplumu olmak,  o toplumun kaliteli insanlarının çoğunluğunun dürüstlük ve samimiyetle kenetlenmesi ile sağlanacaksa her birimizin ‘iyi insan’ olma noktasında samimi, ciddi gayret içinde bulunması zorunluluğudur. Evet, bu bir zorunluluktur. Ortak insani değerleri (hiçbir siyasi tercihin kalkanına ya da kaf dağına sığınmadan) bu toplumun her bir ferdi bilecek, benimseyecek, koruyacak ve hatta bu değerleri yaşamayan, yaşatmayanlarla veya çıkara, şuna buna göre erozyona uğratmaya yeltenecekleri de aralarında barındırmayacak. Dünyanın gelişmiş toplum ve devletlerine bakın! Böylesi toplumlarda en gelişmiş konunun ‘insani değerlerin yaşatılması’ konusu olduğunu görürsünüz. Evet; yalan söylememeyi erdemli veya arifane insanlar kendiliğinden, özünden gelen ışıkla benimser; kimileri de yalan söylemek, yolsuzluk yapmak, kandırmak içinden gelse de (hatta ona büyük bir eğlence gibi gelse de bu fiiller) erdemli kişilerden oluşan erdemli toplumun katı kuralları ve cezaları ile istediği bu eğlenceli(!) eylemleri yerine getirmekten korkar. Düzen böyledir; tarihin her döneminde en gelişmiş refah toplumlarında. O yüzdendir ki en büyük basiret ve uyanıklılık erdemli olmaktır. Az okumuş, çok okumuş olabilirsiniz; zengin veya fakir olabilirsiniz; yönetici ya da yönetilen olabilirsiniz; nüfuzlu ya da gariban olabilirsiniz lakin ‘insan olarak tek katma değeriniz’  ‘doğru, dürüst, iyi, faydalı’ yani erdemli insanda olması gerekendir. Ya bu çıtada olursunuz ya da bu çıtaya kadar ‘ölçü’nüz ne ise toplumdaki ‘eder’iniz de o kadar olur. Toplumda en evvela bu sağlanmalıdır. Bunu kim sağlayacak? Kim? Yöneticiler mi? Polis mi? Seçilen mi? Seçen mi? A grubu mu? B Grubu mu? Tabii ki hiçbiri. Bu sorunun tek doğru seçeneği var: ‘Hepimiz’. Fert olarak herkes kendi bahçesinin önünü süpürecek; kendi nefsini muhasebeye çekecek ve sonra bakacağız ki ‘sokak’ yani ‘toplum’ pırıl pırıl.
2. Aslında bütün düğüm birinci maddede. Devlet, millet, toplum kalitesi isteniyorsa insan kalitesi artmalı. Birinci madde için yol kat etmeye başlarsak eğitim, kültür, ekonomi sorunları birer birer çözülür. Çünkü toplumsal anlayış, ekonomik anlayış, kültürel anlayış ve diğer tüm anlayışlar insana bakış süzgecimizin ürünüdür. Kimsenin yalan söylemediği / söyleyemediği; sahtekarlık yapmadığı / yapamadığı; kayırma, kaytarma yapmadığı / yapamadığı; tembel tembel oturmadığı / oturamadığı; hak yemediği / yiyemediği bir toplumda  -örneğin- ekonomi nasıl olur ki sizce? Duymuşsunuzdur; psikolojide ‘domino etkisi’ diye bir şey var! İşte o etki ile bakın bu dediğime. 
 
3. ‘İnsanın inşası’ mı demişiz? Bu nokta çok derin ve kökleri yine bizim Anadolu’da. Hâlâ Anadolu’da -sayıları azalsa da- ariflere, çelebilere bir dönüp bakmanızı öneririm. Henüz ‘uyumamışken’ bu ‘örneklere’ iyi bakmalıyız. Hangi yöntemle mi bakacağız? Eğer emeliniz ‘güzel’e bakmak ve güzeli örnek almaksa emin olun en doğru ve en geçerli yöntemi sizin yüreğiniz ve aklınız beraberce bulacaktır.
Elbet! Koskocaman bir yüz yıl için yola revan olmuşsanız azığınız oldukça doyurucu, besleyici, vitamin bakımından zengin; protein bakımından kuvvetli olmalı. ‘İnsan olmak’, ‘insan kalmak’, ‘insan yetiştirmek’, ‘insan saymak’; ‘insan’ ana proteininin diğer türevleri. Öncelikle bu proteini sürekli ve düzeyli bir şekilde almayı elden bırakmamamız gerek. İnsan olmak proteininin faydalarını kuş bakışı da olsa anlattım. ‘İnsan kalmak’ çok zor elbet. Sindirilmesi zor. Sürekli alınması, kontrolü zor. Kimileri, çeşitli sebeplerle bu proteinin dozu altında ezilebiliyor. ‘İnsan yetiştirilmesi’ ise çok nadide bir protein. Hem bulunması hem de sunulması; bedene, kalbe, akla enjektesi oldukça zahmetli. Fakat bu proteinle yapılan aşı,bir insanın aklı ve kalbinde tutarsa siz o vakit görün.  Bu noktada benim aklıma hemen geliveren gençlerin yetiştirilmesinde tarihimizdeki ve hâlâ aramızda yaşayan ariflerin, çelebilerin, kalp gözü açıkların gençlerimize tanıştırılması meselesi oluyor. Bu da çok önemli. Yeni  ve iddialı bir yüz yıl inşa etmek hedefimiz. Bu hedefin işçileri gençler; iyi doyurulmalı ve beslenmeli. Ama nasıl? Elbette ki iyi örneklerle beslenmeli. Dikkat edin; hem yeni nesli yetiştirmek ve hem de toplumu yakalandığı ‘insansızlık’ hastalığının pençesinden kurtarmak için ‘insan olmak’, ‘insan kalmak’, ‘insan yetiştirmek’ proteinlerini dengeli ve bilinçli olarak bir arada ve -sonsuza dek- yine insanlara vermek gerek.
‘Türkiye Yüz Yılına Adım atarken…’ insanları okumak, anlamak da var tabii. Bazı noktalarda kendi içindeki hazinelerin varlığını unutmuş bir toplum haline gelsek de hâlâ cevher içimizde, basiret içimizde, uyanık olma melekesi içimizde. Bu noktada da ‘insanımızı iyi okumak ‘ lazım: 65yaş üstü insanlarımız, bilge yaşlılarımız kim ve ne isteyip ne yapıyor; şu an ülke ekonomisi, siyaseti ve sosyolojisini ayakta tutan (müspet ya da menfi yoldan da olsa üreten, katma / katkısız değer sunan) 25-65 yaş arasındaki genç, orta genç ve yetişkin insanlarımız kimler, ne isteyip ne yapıyorlar, ne yapamıyorlar ve 6 yaşından 25 yaşına kadar çocuk ve gençlerimiz kim, ne isteyip ne yapıyor, ne yapamıyor, hangi ve nasıl bir dünya ile çevrililer? Pekiyi, kabaca üç büyük kategoriye ayırdığımız  insanımız ‘aynı çağda’, ‘aynı coğrafyada’, ‘aynı dünya gerçeklerinde’ neredeler; kendileri ile, dünya ile, birbirleri ile, istekleri-hayalleri ve yaptıkları ile uyumlular mı / tanışıklar mı / barışıklar mı?
Özetle ‘Türkiye Yüz Yılına adım atmak’ büyük bir hayal de kalabilir büyük bir hakikat de olabilir. Bu, tamamı ile şu an bu Anadolu topraklarında bir arada yaşayan (ya da yaşar gibi görünen), ilk bakışta büyük üç şemsiye altında toplayabildiğimiz hakikatte -kim bilir yedi, on kategoriye ayırabileceğimiz-  insanımızın ‘insanlık sınavında’ göstereceği büyük performansa bağlı. Bu imtihanın da birinci baraj sorusu / çeldirici sorusu ‘doğru cevap için sadece bir ve beraberlik içinde uzlaşıcı çözümler geçerlidir’ diye şartlı önermeylebaşlayan ‘insan/ lık için el ele gönül gönüle ne/ler yapmalıyız?’ sorusu olacaktır. Hangi hayat görüşünden olursak olalım; bu topraklar ve bu topraklardaki insanlar için refah ve mutluluk dolu günler adına özlemimiz, samimi isteğimiz varsa sözünü ettiğim imtihan ve imtihanın ilk şartlı sorusu kaçınılmaz olacaktır. Kaçanlar olacak mıdır bu imtihandan? Olacaktır. Zannediyorum ki onlar seçimini daha ilk baştan başka topraklar, başka ‘başkalaşım’lar veya başka atmosferlerden yana yapmışlardır. Ona da saygılıyız. Yeter ki ‘koşumuza’ gölge eden olmasın! 
 
Rânâ İSLÂM DEĞİRMENCİ

iPhone’umdan gönderildi

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
KURBAN, TELAFİ ETMEKTİR!
KURBAN, TELAFİ ETMEKTİR!
YAKUP KÜÇÜKLER, ÇOCUKLARIN YÜZÜNÜ GÜLDÜRDÜ…
YAKUP KÜÇÜKLER, ÇOCUKLARIN YÜZÜNÜ GÜLDÜRDÜ…